top of page

Modelimi geliştirme sürecim

  • 24 Tem 2023
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 Kas 2025

Bugün size modelimi geliştirme sürecimi ve kısaca modelimi anlatmaya çalışacağım. Umuyorum ki Modelim sizlerin de desteğiyle dünyadaki tanınmış modellerden biri olacak. Özellikle bazı meslektaşlarımın derslerinde, makalelerinde diğer kültürlerarası hemşirelik modelleriyle birlikte benim modelimi de ele almaları beni gerçekten çok onurlandırıyor.


Modeli geliştirme sürecim

2001 yılında sevgili Nurgün hocamdan Rachel Spector’un “hastalık ve sağlıkta Kültürel farklılıklar” kitabını hediye almış olmam, kültürlerarası modellere odaklanmamda oldukça etkili olmuştu. Bu kitabı okumuş ve kazandığım edinimlerle bu alandaki ilk derlememi yazmıştım.

2004 yılına geldiğimizde dünyada yaygın kullanılan iki farklı kültürlerarası modeli Türkçeye çevirerek yayınlatmış sonrasında ise bu modelleri çalışmalarımda veri toplama aracı olarak ve kavramsal çatıyı oluşturmak için kullanmıştım. Hatta bu alanda uluslararası tanınmış bir isim olan Prof. Dr. Larry Purnell’ın kitabında onun modeli doğrultusunda bir de kitap bölümü yazmıştım.

Modellere karşı hep ilgim vardı. Kültürlerarası modellere odaklanmadan önce de modellerle çalışmıştım. Modellerde derinleştikçe kültürel yeterliliğin anlaşılmasını kolaylaştıracak bir model geliştirme isteğim daha da artmıştı. Çünkü bana göre modeller ya zor anlaşılıyor ya da bir şeyler hep eksik kalıyor gibiydi. Hemen kafamdaki kavramları bir araya getirip modelime şekil vermek istiyordum. 2005 yılında bir şeyleri oluşturmaya başlamıştım. Bir hocam model geliştirmek için zamana ihtiyacım olduğunu söylemişti. Ne demek istediğini sonraları çok iyi anlayacaktım…

Modelimdeki kavramların birbiriyle ve hemşirelik ile ilişkisi kafamda uçuşup duruyordu. Ancak hangi kavramı nereye koyacağımı netleştiremiyordum. Bulduğum her vakitte kavramları anlamaya, kavramlarda derinleşmeye çalışıyordum. Kavramlarım her yerdeydi. Kavramlar yerine oturmaya başlamıştı. Ancak hala zamana ihtiyacım vardı. Henüz kimseyle paylaşmıyordum. Beni tanıyan herkes bir model üzerinde çalıştığımı biliyordu ancak detaylardan bahsetmiyordum.

Verdiğim tüm eğitimleri modelim doğrultusunda veriyordum. Bu bana büyük bir kolaylık sağlamıştı. Hatta modelimi resmederek sanki bir başkasının modeliymiş gibi anlatıyor ve katılımcıların tepkilerine bakıyordum.

2005 yılının üzerinden 12 yıl geçmişti. Nihayet 2017 yılında Urfa’da verdiğim kültürel yeterliliği geliştirme kursunun sonunda bu modelin benim geliştirdiğim bir model olduğunu söyledim. Salonda çok değerli hocalarım da vardı. Çok mutlu olmuşlardı. Duyan hocalarım yanıma gelip tebrik etti. Hatta mutluluğunu birkaç damla gözyaşı ile ifade eden hocalarım oldu. Bunun verdiği mutluluğu anlatamam. Modelimi o kongrede ayrıca sözel bildiri olarak sundum. Alanın en yetkin hocalarının oluşturduğu çok geniş bir jüri üyesi grubu, modelimi sözel bildiri birinciliği ödülüne layık görmüşlerdi. Bu, beni çok ama çok mutlu etmişti. Çünkü bu benim için modelimin onaylandığı anlamına geliyordu. Çok emek vermiştim ve hocalarımdan onay almıştım.


Neydi peki modelimin özü:

Modelin amacı kültürel yeterliliği geliştirme sürecini anlaşılır bir hale getirmekti.

Her insan bir kültürün içine doğar ve kültür tarafından oluşturulmuş ve yine bu kültür tarafından farklılaştırılmış toplumsal kurumlar tarafından şekillenir. Bu toplumsal kurumlar sadece bireyleri değil birbirini de etkilemeye devam eder. Örneğin siyasi eğilim dine kayıyorsa okullardaki eğitim sisteminin de dine kayması gibi.

Böylece biyolojik bir varlık olarak doğan insan toplumsal kurumlar tarafından şekillenir, değişir ve gelişir.

Örneğin ben: Kars’ın Susuz ilçesindenim. Bunu yazarken aslında babamın Çıldırlı olduğu ve orayı yazmam gerektiğini düşünüyorum. Anlaşıldığı üzere ismi konulmamış anaerkilden hallice bir ailede büyüdüm. Müslüman olan ailem, etnik olarak terekeme, ana dil olarak Türkçe konuşuyorlardı. İkinci bir dilim maalesef yok. Kars soğuk bir memleket.

Tereyağı en çok kullanılan yağ, kaz eti en çok tüketilen et, mandalina, portakal, elma ve karpuz en çok tüketilen meyve, beyaz lahana, soğan, patates en çok tüketilen sebzelerdi. Ekmek temel besinimiz. Hala ekmek olmadan doyduğumu hissetmiyorum.

Motal, haşıl, güzgü, dolça, hıngel ve daha birçok yerel kelimeler kullanılan bir kültür.

Soğuk ve boyumu aşan karın içinde okula gitmek benim için sıradandı

Kız çocukları değerliydi, eğitim almalıydı.

Dindar bir kasaba olmamasına rağmen her çocuğun Kuran kursuna gönderildiği, yaygın olarak herkesin oruç tuttuğu bir yerdi.

Babam öğretmen annem ev hanımıydı ancak kararlarda annemin müthiş bir etkisi vardı. Çok güçlü bir kadındı her anlamda.

Bütün ritüellerimiz karma olurdu. Kadınlar her yerdeydi, kahvehaneler hariç.

Düğünlerde Azeri müzik, Kars havaları çalardı. Herkes çift olarak oynamaya davet edilirdi. Babamla ben oynardım. Ailenin oyun bilen tek çocuğu olarak. Hala bir Azeri müzik duysam yerimde duramam.

Kars’ta hayat sabahın erken saatlerinde başlar.

Müstakil bir evde önde meyve ve söğüt ağaçları vardı. Evin arkasında öne geçmeleri yasak olan kümes hayvanları yaşardı. Etçildik kısaca.

Güne erken başlanır ve erken bitirilirdi.

Akşam ağaçların altındaki sedirde çay ve meyve eşliğinde yapılan aile sohbetleriyle tamamlanırdı günümüz.

Cep telefonu yoktu, ev telefonu ile görüşmeler kısıtlıydı. Zaten görüşeceğin kişiyi bağlatman gerekiyordu postanedeki memura. Postanedeki memur herkesi tanıyordu. Elinden gelse eşle dostla dumanla haberleşeceksin işte o zamanlar. yani teknoloji dediğimiz şey televizyon ve beyaz eşyadan ibaretti. İnternetsiz, bilgisayarsız, tek kanallı saatleri kısıtlı televizyon ile devam eden bir yaşamı hayal edin

Babam kitap okumaya aşırı önem verirdi, eğer kitap okuyorsan bütün işlerden muaf olurdum. Çünkü kitap okuyan birine bizim evde dokunulmazdı.

Düzen önemliydi. Hiç kullanmadığımız hep misafir bekleyen bir misafir odamız vardı. Her daim gelebilecek misafirler için özel bazı yiyecekler. Misafir çok kıymetliydi.

Bayramlar önemliydi. Hem dini hem de resmi.

Dini bayramlarda annem sabahın köründe hepimizi uyandırır kalkın çeşmelerden zemzem suyu akıyor yüzünüzü yıkayın derdi. Babam namaza giderdi dönerken bir iki eş dostta alır gelirdi. Sabah namazı sonrası bayramın başladığı bir kültürü düşünün işte.

Kadın-erkek arkadaşlığı hoş karşılanmazdı. Kıyafette özgürlük vardı. Kimse karışmazdı. Ancak evde kalma tehliken başlıyorsa bir anda aile eş bulmaya çalışıyor. Hasidikler gibi arabulucular girerdi işin içine.

Kızların okuması ve çalışması çok değerliydi. Eş seçerken birinci kriterdir çalışıyor olmasıydı. Bir de akraba tercih edilirdi. Dört dayımdan ikisi dayısının kızıyla, iki teyzemden biri teyzesinin oğluyla evli.

Benim kültürümde en önemli başarı eğitim ve iş yaşamındaki başarıdır. Aileler bir araya geldiğinde kim nerede okuyor, kim birinci oldu, kim işe girdi. Bunlar konuşulur. Babam yaşasaydı muhtemelen torunlarını anlatır dururdu. Sanırım en çokta ceren ile gurur duyardı. Benim büyük torun hani şu hakim olan var ya daire başkanı oldu derdi. Özelde çalışmakta bizim kültürde iyi bir şey değil. Devlet kapısı zihniyetindedir herkes. Devlet kapısında çalışan tek torun Ceren.


Dolayısıyla neyi okuyorsan oku, hangi işi yapıyorsan yap en iyisini yapmaya çalışmamız bize karakış gecelerinde mum ışığında ders çalışırken genetik kodlarımıza kadar işlenmiş meğer…

Hatırlarım babam müdür, okul lojmanında kalıyor annemler. Babam tatilde her sabah yine okula gidiyor, her şeyi kontrol ediyor hatta zaman zaman Atatürk büstünü hortum takıp yıkıyor kirli olmasın diye. Ben de yöneticiyken sekreterden önce gelirdim okula. İnsanlar bunu pek anlayamazdı.


Sözün kısası bizi biz eden içine doğup büyüdüğümüz kültürdür. Gördüklerimiz, duyduklarımızdır.

Benim yaşadıklarım sadece bana ait. Bunun 8 milyar kez farklı olduğunu düşünün. İkiz kardeş olsanız bile kültürü aynı yaşamayabilirsiniz. Her birey eşsizdir mottosundan yola çıkarsak ömrümüz kültürleri anlamaya yetmez. Ancak her kültürün farklı olduğunun farkında olur ve temel farklılık noktalarını anlamaya çalışırsak bunu başarabiliriz. Bir önceki yazımda da bahsetmiştim. Burada din önemli. Etnik yapı da bir o kadar önemli. Ülke önemli, yönetim şekli önemli, aile önemli, eğitim kurumları ve eğitim şekli önemli. Bu üst kavramları anlamakla da başlayabilirsiniz.

Modelimde şunu savunuyorum bizi biz yapan toplumsal kurumlar maalesef bize istendik olduğu kadar istenmedik kültürel özelliklerde kazandırıyor. Örneğin yaşadığımız kültür doğduğumuz andan itibaren bize kültürel bilgi aktarıyor, duyarlılık, farkındalık öğretiyor, kültürel bilgiyi transfer etmeyi gerektiği yerde kullanmayı öğretiyor, farklı kültürlerle etkin iletişime geçmeyi öğretiyor, farklı kültürlerin yerine kendimizi koymayı öğretiyor, olayları onların cephesinden görmeyi öğretiyor, farklı kültürlere merak duygusunu aşılıyor.

Ama aynı toplumsal kurumlar başta aile olmak üzere bize farklı bazı kültürlere yönelik önyargıyı, ayrımcılığı, ırkçılığı öğretiyor. Kendi kültürümüz kendi doğrularımız dışındakilere kör olmayı da öğretiyor. Farklı kültürleri tanımak için çaba göstermemizi engelliyor, herkese tek tip davranmamızı sağlıyor.

Her şey bizim kültür ve diğerlerinin kültürü şeklinde şekilleniyor. Düşünün Çin’de kırsalda doğdunuz. Budist’siniz. Oranın kültürel özellikleri ile büyüdünüz. Bundan dolayı sizi kim suçlayabilir. O sizin kültürünüz, sizin yaşam biçiminiz.

Doğduğumuz aileleri seçmediğimiz gibi içine doğduğumuz toplumsal kurumları da biz belirlemedik.

Erişkin olduktan sonra elbette herkes kendini değiştirebilir, geliştirebilir. Ancak bunun farkına varmalı öncelikle

İşte modelim bize bu süreç içinde kendimizi değerlendirme fırsatı veriyor. Ailem beni neye dönüştürdü, içinde yaşadığım diğer toplumsal kurumlar bana ne verdi. Eğer benim toplumumda bazı kültürlere nefret aşılandıysa muhtemelen büyüdüğümde bu kültürden olan kişilere yönelik olumsuz duygular içinde olabilirim.

Kendinize sorun lütfen…

Ben neden bu kişiyle ilk kez karşılaştığım halde ona karşı olumsuz duygularım var?

Tam da bu noktada adını koyamadığımız yaşadığımız olumsuz deneyimler bize geçmişte kazandırılanlar şeklinde düşünebiliriz.

Bunların pişirdiği yenmez, bunlarla evlenilmez, bunlar yalancı olur, bunlar hırsız olur, bunlar şu olur bu olur… Hepimiz geçmişte aile veya yakın çevremizden bazı kültürlere yönelik olumsuz ifadeler duymuşuzdur. Üzülerek söylemeliyim ki en azından ben duydum…

Önemli olan şey bunun farkına varmamız ve kültürel yeterliliğimizi geliştirmemiz gerektiğinin farkına varmamız…

Farklı kültürlere yönelik olumsuz düşüncelerimizin bize başta ailemiz olmak üzere içinde yaşadığımız toplum ve toplumsal kurumlar tarafından aktarıldığının ve aktarılmaya da devam ettiğinin farkına varmak ve bunu değiştirmek için emek vermek zorundayız.




 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
San Miguel Alto’da Bir Gece

Flamenko bitti, yıldızlar “haydi manzaraya” dedi. San Miguel Alto’ya tırmandık; grup on beş dakika serbest dolaşma aldı. Ben de bir sokak ressamının önünde, çocuklara alacağım tablolara imza sırası be

 
 
 

Yorumlar


bottom of page