Granada: Saraylar, Flamenko ve Bir Tepede Yalnız Kalma Sanatı
- 9 Haz 2023
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 19 Ara 2025
Granada’da ilk durağımız elbette Alhambra Sarayı oldu. Daha kapısından girer girmez insanı içine çeken, zaman algısını yavaşlatan bir yer burası. Oryantal süslemeler, geometrik desenler, mozaikler, alçı işleri, işlemeli kemerler… Her detay “acele etme” diye fısıldıyordu.
Avluların ortasındaki havuzlardan gelen su sesi, serinlik ve yeşilin binbir tonu… Gerçekten de huzurun mimariye dönüştüğü bir atmosfer vardı. Sultanların yazlık ve kışlık sarayları, özel odalar, geniş avlular, bahçeler ve havuzlar… Her yer yemyeşildi. Çok sayıda bitki türüyle adeta yaşayan bir saraydı Alhambra. Bir yer gezmekten çok, bir duygunun içinde dolaşıyor gibiydik.
Sonrasında Granada Katedrali’ni ziyaret ettik. Gotik mimarinin etkileyici örneklerinden biri. İç süslemeleri dikkat çekiciydi. Kraliçe Isabel ve Kral Ferdinand’ın mezarlarının da burada olduğunu öğrendik. İspanya turlarında Kraliçe Isabel’in adını sıkça duyarsınız zaten. Rehberimiz lakabını da ekledi: “Kirli Isabel.”Sebebi mi? Isabel’in yalnızca evlenirken ve doğum yaparken banyo yapması. Rehber, bunun o dönemde hastalıkların suyla bulaştığına inanılmasından kaynaklandığını söyledi. Tarih bazen şaşırtıyor, bazen de gülümsetiyor.
Flamenko: Ayaklar Değil, Ruhlar Dans Ediyor
Akşam Sacromonte’ye gittik. Flamenko müziği ve dansının kalbi burası. Üç kişilik bir flamenko gösterisi izledik. Dansçılar dans etmiyor, adeta ruhun içinden geçiyordu. Ayakkabılarının yere vurdukça çıkardığı sesler, yüzlerindeki ifadeler… İzlerken bir anlığına bulunduğunuz mekânı unutuyorsunuz.
Mekân tünel şeklindeydi; yan yana sıralanmış benzer birçok yer vardı. Sacromonte tam anlamıyla flamenkonun merkeziydi.
Gösteri bittikten sonra San Miguel Alto Tepesi’ne çıktık. Gündüz gezdiğimiz Alhambra’yı ve Granada’yı bu kez yukarıdan, gece ışıklarıyla izlemek için… Aracı bıraktık, yaklaşık 15–20 dakikalık bir yürüyüşle tepeye vardık. Rehber on beş dakikalık serbest zaman verdi.
Ve işte hikâyenin kırılma noktası tam burada başladı.
Bir sokak ressamı gördüm. Resimleri çok hoştu. Çocuklarım için birkaç tane aldım. Ressamın imzalaması için sıra beklerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Saat gece 00.30 civarıydı. Turun ilk günüydü; kimse kimseyi henüz tanımıyordu.
Arkamı döndüğümde…Grup yoktu.
Kafeler sandalyelerini toplamaya başlamıştı. Meydanda neredeyse kimse kalmamıştı. Telefon çekmiyordu. İnternet yoktu. Saat ilerledikçe tepede kalan birkaç çiftle birlikte taksi bulmaya çalışıyorduk. 01.30 olmuştu.
Hayatımda hiç o kadar sakin kalmamıştım. Panik yoktu, öfke yoktu. Sadece “bu da oluyor demek” hissi.
Sonunda rehber bana, ben de rehbere ulaştım. Meğer sayım yapılmamış. İlk gün olduğu için “tamamız” diye düşünülüp otobüs otele dönmüş. Rehber “siz taksiyle gelin” dedi. Sanki taksi bulmak çok kolaymış gibi…
En sonunda polislerin yardımıyla bir taksi bulduk. Otele doğru giderken kendi kendime gülümsüyordum:“Bunu torunlarıma anlatırım.”
Ertesi sabah herkes olayı duymuştu. Meğer rehberin geride bıraktığı ilk kişi ben değilmişim, son da değilmişim. Ama gece yarısı, tek başına, San Miguel Alto Tepesi’nde kalan tek kişi bendim.
Sanırım bu beni en “şanlı” yapan detaydı.
Granada bana şunu öğretti: Bazı şehirler sadece gezilmez…Bazen sizi sınar, bazen hikâye verir.
Ve bazı anılar vardır;bir saraydan değil, yalnız kaldığınız bir tepeden kalbinize yerleşir.
Hayatımın deneyimiydi.






































Yorumlar